Horasan'dan Anadolu'ya Esen İlahi Aşk Kasırgası: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî
Milletlerin tarihinde karanlığın en koyu olduğu anlar, genellikle en parlak güneşlerin doğuşuna gebedir. 13. yüzyılda, Asya steplerinden kopup gelen Moğol fırtınası şehirleri harabeye çevirir, kütüphaneleri yakar ve medeniyetleri yerle bir ederken; İslam coğrafyasının kalbine manevi bir tohum ekildi. Belh (Horasan) şehrinden yola çıkıp, uzun ve çileli bir göçün ardından Selçuklu'nun başkenti Konya'ya kök salan bu tohum, bütün dünyayı gölgesinde serinletecek bir çınara dönüştü: Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. O, kılıçların hüküm sürdüğü bir çağda, insanlığın en güçlü silahının "Aşk" ve "Merhamet" olduğunu bütün dünyaya ilan eden sarsılmaz bir gönül fatihidir.
Alimlikten Âşıklığa: Şems-i Tebrizi ile Yanan Ateş
Mevlana, Konya'ya yerleştiğinde dönemin en büyük alimlerinden biriydi. Medresede binlerce talebeye ders veren, fıkıh, tefsir ve hadis ilimlerinde zirveye ulaşmış itibarlı bir müderristi (profesör). Ancak onun ruhundaki asıl fırtına, 1244 yılında Şems-i Tebrizi adında gezici bir dervişin Konya'ya gelmesiyle koptu. Şems, Mevlana'nın aklında biriktirdiği zahiri (görünen) ilimleri, kalbindeki ilahi aşk ateşiyle yaktı.
Bu tarihi buluşma, kelimelerin ve kitapların bittiği, halin ve aşkın başladığı yerdi. Mevlana bu muazzam dönüşümü o meşhur ve kısa cümlesiyle özetlemiştir:
"Hamdım, piştim, yandım."
O günden sonra o vakur medrese hocası gitmiş; yerine sema eden, şiirler söyleyen, kainattaki her zerrede Yaradan'ın vechini (yüzünü) gören coşkun bir âşık gelmiştir.
Pergel Metaforu: Kökleri Sabit, Kolları Evrensel Bir Kucaklayış
Bugün modern dünya Mevlana'yı sadece "hoşgörü" kelimesine sıkıştırıp onu köklerinden koparmaya çalışsa da, onun felsefesinin kalbi doğrudan doğruya İslam'ın Tevhid inancıdır. Mevlana, bütün insanlığı kucaklayan o muazzam genişliğini "Pergel Metaforu" ile açıklar:
"Biz pergel gibiyiz. Bir ayağımız şeriatta (İslam'ın ve hakikatin özünde) sağlamca sabittir; diğer ayağımızla yetmiş iki milleti dolaşırız."
Yani onun hoşgörüsü, her şeyi birbirine karıştıran bir başıboşluk değil; kendi inancına, kendi köklerine ve kendi medeniyetine sımsıkı bağlı kalarak, bütün yaratılmışlara Yaradan'ın nazarıyla bakabilme erdemidir. "Gel, ne olursan ol yine gel" çağrısı, insanları oldukları gibi bırakmak için değil, onları ilahi aşkın potasında temizlemek ve aslına döndürmek için yapılmış bir davettir.
Mesnevi: İnsanlığın Şifa Reçetesi
Mevlana'nın 6 ciltlik ve yaklaşık 26 bin beyitlik o devasa şaheseri Mesnevi, sadece edebi bir şiir kitabı değildir; insan ruhunun anatomisini çıkaran, nefsin hastalıklarına teşhis koyan ve Kuran-ı Kerim'in hakikatlerini hikayelerle, sembollerle halkın idrakine sunan bir şifa reçetesidir. Farsça kaleme alınmış olsa da, taşıdığı ruh ve mayalandığı toprak itibarıyla tam bir Anadolu ve Türk-İslam şaheseridir.
Mesnevi'nin hemen başında çalan "Ney", aslında asıl vatanı olan sazlıktan (ilahi alemden) koparılıp bu dünyaya sürgün edilen ve Allah'a kavuşmanın hasretiyle inleyen "Kâmil İnsan"ın feryadıdır.
Şeb-i Arus: Ölümü Düğün Gecesi Gören İrade
17 Aralık 1273'te hayata gözlerini yumduğunda, arkasında ağlayan değil, adeta bir bayram yerine dönmüş bir şehir bıraktı. Çünkü o, ölümü bir yok oluş, bir karanlık çukuru olarak değil; âşığın Maşuk'a (Allah'a) kavuştuğu "Şeb-i Arus" (Düğün Gecesi) olarak tanımlamıştı.
Bugün Horasan'dan çıkıp Anadolu'yu vatan kılan o büyük medeniyet yürüyüşünün en sağlam köşe taşlarından biri olan Mevlana, sadece Türkiye'nin değil, Asya'dan Avrupa'ya kadar milyarlarca insanın kalbinde yaşamaya devam etmektedir. Bozkırname'nin sayfalarında onun adını anmak; en umutsuz ve en karanlık demlerde bile gönül coğrafyamızı sevgiyle, merhametle ve ilahi aşkla aydınlatmaktır.