Gözlerini Kaybedip Hakikati Gören Bilge: Cemil Meriç
İnsan bazen aradığı hakikati bulmak için bütün dünyayı dolaşır, binlerce cilt kitap devirir ve en nihayetinde o hakikatin, aslında yola çıktığı ilk yerde, kendi kalbinde ve kendi köklerinde olduğunu fark eder. Türk tefekkür tarihinin en büyük "Fikir İşçisi" Cemil Meriç’in hayatı, tam da böyle sarsıcı bir yolculuğun destanıdır. 38 yaşında fiziksel gözlerini kaybeden bu büyük deha; asıl görme yetisini, asıl basiretini o karanlığın içinde bulmuş ve ömrünün son demlerinde İslâm’ın nûruyla şereflenerek fırtınalı ruhunu hakikatin limanına demirlemiştir.
Arafta Geçen Yıllar ve Fikri Çile
Cemil Meriç, gençlik yıllarında hakikati hep dışarılarda aradı. Önce Batı aydınlanmasının peşinden gitti, Marksizm'i inceledi, ardından Hint felsefesinin mistik dehlizlerine daldı. Fransızcayı, İngilizceyi, Arapçayı ana dili gibi biliyor, Batı klasiklerini ezbere okuyordu. Ancak okuduğu binlerce kitap, ruhundaki o devasa boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Kendi tabiriyle o, Doğu ile Batı arasında "Araf'ta" kalmış bir muzdaripti.
Fiziksel gözlerini kaybetmesi, onun için bir son değil, adeta iç dünyasına, kalbine ve ruhuna açılan yeni bir pencerenin başlangıcı oldu. Gözleri kapandıkça, hakikati gören iç gözü (basireti) açıldı.
İzm'ler: İdrakimize Giydirilmiş Deli Gömlekleri
Zamanla Batı'nın sömürgeci zihniyetini ve bize dayattığı ideolojileri en ince ayrıntısına kadar deşifre etti. Kendi aydınının, kendi milletine ve inancına nasıl yabancılaştığını acı bir şekilde fark etti. Meriç, Batı'dan ithal edilen ve Anadolu insanının ruhuna uymayan o yapay ideolojilere karşı şu tarihi tespiti yaptı:
"İzm'ler, idrakimize giydirilmiş deli gömlekleridir. İtibarları menşelerinden geliyor. Hepsi de Avrupalı."
Ona göre vatan, sadece sınırları çizilmiş bir toprak parçası değildi; vatan, "İrfan" idi. Yani asırlar boyunca bu topraklarda yoğrulan Türk-İslâm ahlakı, kültürü ve maneviyatıydı. Kendi irfanından kopan bir milletin, bedeni yaşasa bile ruhu çoktan ölmüş demekti.
Hakikate Varış: İslâm ile Şereflenen Bir Ömür
Cemil Meriç'in o muazzam entelektüel yolculuğu, ömrünün son dönemlerinde muhteşem bir sükûnetle, İslâm'ın o kuşatıcı ve şefkatli kucağında son buldu. Hayatı boyunca aradığı o "Muhteşem Doğu"nun, aslında doğrudan doğruya İslâm medeniyeti olduğunu idrak etti.
Bütün felsefeleri, ideolojileri ve sistemleri tahlil ettikten sonra; insanı kâinatın eşref-i mahlukatı (yaratılmışların en şereflisi) yapan tek hakikatin, Kur'an'ın mesajı ve Peygamber Efendimiz'in (s.a.v) ahlakı olduğunu gördü. Batı'nın kibrine ve aklın putlaştırılmasına karşı, İslâm'ın teslimiyetindeki o büyük özgürlüğü buldu.
Ömrünün son yıllarında, kızı Ümit Meriç'e yazdırdığı satırlarda ve dostlarıyla yaptığı sohbetlerde artık Marks'tan, Balzac'tan veya Hint bilgelerinden değil; doğrudan doğruya kendi medeniyetimizin manevi kaynaklarından, İslâm'ın o saf ve temiz pınarından bahsediyordu. Kendi ifadesiyle o, "Uzun ve yorucu bir seferden sonra evine dönen" bir yolcuydu.
Bozkırın Dijital Hafızasına Bırakılan Vasiyet
Cemil Meriç, aklın sınırlarını sonuna kadar zorlamış ve en nihayetinde aklın bittiği yerde imanın ve maneviyatın başladığını kanıtlamış bir abide şahsiyettir. O, "Bu Ülke"nin evlatlarına, kendi gök kubbelerinin altındaki o büyük İslâmî ve millî mirasa sahip çıkmalarını vasiyet etmiştir.
Bugün, Bozkırname'nin sayfalarında onun adını anmak; sadece bir yazarı değil, karanlıklar içinde bırakılmış bir millete kendi hakikatini, kendi maneviyatını ve İslâm'ın nûrunu işaret eden bir deniz fenerini selamlamaktır.