Anadolu’nun Eğilmeyen Kalemi ve İmanlı Sesi: Abdürrahim Karakoç
Bazı şairler kelimeleri bir kuyumcu gibi işler, onları ipeklere sarar; bazıları ise kelimeleri bir örsün üzerinde döver, kızgın ateşte çelikleştirir ve milletinin eline bir kılıç olarak verir. Abdürrahim Karakoç, şüphesiz bu ikinci yolun, yani "kavga ve dava" şiirinin modern çağdaki en büyük bayraktarıdır. Yabancı ideolojilerin Anadolu'yu kasıp kavurduğu, milletin inancıyla ve değerleriyle alay edildiği o karanlık dönemlerde; hiçbir yabancı kelimeye, hiçbir Batılı akıma ihtiyaç duymadan, Karacaoğlan'ın, Dadaloğlu'nun o saf hece vezniyle modern çağın putlarını paramparça etmiştir.
"Hak Yol İslâm Yazacağız": Bir Neslin Marşı
Benim Abdürrahim Karakoç'un dünyasında en çok etkilendiğim ve onun "Milli-İslami" şuurunu en net özetlediğini düşündüğüm şey, inancını asla fısıltıyla değil, yeri göğü inleterek haykırmasıdır. O, Türklüğü bir beden, İslamiyet'i ise o bedene can veren bir ruh olarak görmüştür. Ruhsuz bir bedenin ceset, bedensiz bir ruhun ise yeryüzünde bir hayalet olacağını bilerek, bu iki mukaddes değeri birbirinden ayırmaya çalışanlara karşı en büyük feryadı o meşhur şiiriyle koparmıştır:
"Kör dünyanın göbeğine,
Hak yol İslâm yazacağız.
Kuşların göz bebeğine,
Hak yol İslâm yazacağız."
Bu satırlar, sadece bir şiir değil; Batı emperyalizmine, komünizme ve Anadolu insanını kendi dininden koparmak isteyen her türlü zihniyete karşı çekilmiş bir isyan bayrağıdır. Karakoç, imanı sadece cami duvarları arasına hapsetmemiş; onu sokağa, dağa, taşa ve devletin merkezine taşımak istemiştir.
Hasan'a Mektuplar: Bozkırın Temiz Çocuğuna Nasihat
Karakoç'u Türk edebiyatında eşsiz kılan bir diğer yönü ise onun "Hasan'a Mektuplar" eseridir. Hasan, aslında Anadolu'nun o saf, temiz, vatanını ve dinini canından çok seven ama şehirdeki siyasi oyunları, yozlaşmayı ve riyakârlığı bilmeyen "Bozkır çocuğunun" ta kendisidir. Karakoç, Hasan'ın şahsında bütün bir Türk gençliğine seslenmiş; onlara devlet malını yiyenleri, milletin inancına küfredenleri, riyakâr siyasetçileri ve vatan hainlerini en sert, en hicivli dille deşifre etmiştir. O, milletin aklıyla alay edenlere karşı Anadolu insanının o keskin ferasetini şiirleştirmiştir.
Sert Bir Kılıcın İçindeki İpek: Mihriban
Karakoç'un o tavizsiz, dikbaşlı ve kavgacı ruhunun arkasında, aslında Anadolu insanının o muazzam inceliğini ve derinliğini gösteren bir başka mucize yatar: Mihriban.
Siyasette zalimlere kan kusturan, "Vur emri" ile hainlerin üzerine yürüyen o çelikten kalem; aşka, sevgiye ve insani duygulara geldiğinde “Sarı saçlarına deli gönlümü / Bağlamışım çözülmüyor Mihriban” diyerek edebiyat tarihinin en naif, en sarsıcı aşk şiirlerinden birini yazabilmiştir. İşte bu, Türk-İslam ruhunun tam özetidir: Düşmana ve haksızlığa karşı Yavuz gibi sert, kendi içindeki sevgiye ve merhamete karşı Yunus gibi yumuşak olmak...
Hiç Eğilmeyen Bir Başın Vedası
Abdürrahim Karakoç, 2012 yılında bu dünyadan göçtüğünde, arkasında ne büyük servetler, ne de siyasi makamlar bıraktı. O; mahkeme koridorlarında süründürülmesine, kitaplarının yasaklanmasına, defalarca yargılanmasına rağmen ömrü boyunca hiçbir gücün, hiçbir iktidarın ve hiçbir menfaatin önünde bir milimetre dahi eğilmeyen o dik başını bıraktı.
Bugün Bozkırname'nin dijital sayfalarında onun adını haykırmak; inancından utanmayan, Türklüğüyle gurur duyan, "Bedenim Türk, ruhum Müslüman" şuurunu taşıyan o yiğit Anadolu duruşunu yeniden kuşanmaktır. O; dağlarımızın, bozkırımızın ve sarsılmaz imanımızın ebedi gür sadasıdır.